E-ISSN 2587-0610

Quick Search




Laparoscopic Endoscopic Surgical Science (LESS) - Laparosc Endosc Surg Sci : 26 (4)
Volume: 26  Issue: 4 - 2019
RESEARCH ARTICLE
1.Laparoscopic adrenalectomy by transabdominal lateral approach: Should we be afraid of getting started? First 5 years of experience
Muhammet Kadri Çolakoğlu, Ali Demir, Ali Özdemir, Suleyman Kalcan, Gökhan Demiral, Ahmet Pergel, Uğur Avcı
doi: 10.14744/less.2019.90692  Pages 149 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Adrenal kitlelere laparoskopik yaklaşım standart prosedür haline gelmiştir. Ancak yine de deneyimli merkezlerde gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, adrenal kitleleri olan ve laparoskopik transabdominal lateral yaklaşım uygulanan hastaların ilk 5 yıl verilerini geriye dönük olarak incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 ile Ocak 2019 arasında laparoskopik transabdominal lateral yaklaşımla opere edilen tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, preoperatif abdominal cerrahi öyküsü, Amerikan Anestezi Uzmanları Derneği skorları, preoperatif tanı, tümörün hormonal özellikleri, intraoperatif parametreler, intra ve postoperatif komplikasyonlar ve histolojik tanı analiz edildi.
BULGULAR: Toplam 42 laparoskopik adrenalektomi işlemi yapıldı. Yaş ortalaması 50.64 ± 13.22 idi. Lezyon hastaların% 52.3'ünde sağ taraftaydı. Dokuz hasta (% 21.4) daha önce çeşitli nedenlerle abdominal cerrahi geçirmişti. Adrenal kitlelerin çoğunluğu sekretuvar adenom veya bezin hiperplazisi idi. Dört hasta, diğer malignitelerin metastazı nedeniyle ameliyat edildi ve diğerleri, non-sekretuvar tümörlerdi. Ortalama adrenal lezyon büyüklüğü 29.4 ± 12.7 mm idi. Ortalama ameliyat süresi 140.45 dk idi. Ortalama kan kaybı 62.9 ml idi. İntraoperatif komplikasyonlar üç olguda (% 7.1) görüldü. Postoperatif dokuz hastada (% 21.4) komplikasyon gözlendi. Ortalama hastanede yatış günü 3.8 ± 2.1 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik adrenalektomi, ilk deneyimde bile güvenli ve uygulanabilir bir yöntemdir. İlk uygulamaların sonuçları literatüre benzer. Ancak, bu sonuçları elde etmek için laparoskopik tecrübenin gerekli olduğuna inanmaktayız.
INTRODUCTION: A laparoscopic approach has become the standard procedure for removing adrenal masses. However, the need for experience with the technique continues to be emphasized. The aim of this study was to retrospectively review the first 5 years of data of patients who had an adrenal mass and underwent laparoscopic surgery with a transabdominal lateral approach.
METHODS: All of the patients at a single institution who were operated on for an adrenal mass using a laparoscopic transabdominal lateral approach between January 2014 and January 2019 were included. The demographic data, any history of other abdominal surgery, American Society of Anesthesiologists score, preoperative diagnosis, hormonal characteristics of the tumor, intraoperative parameters, intra- and postoperative complications, and the histological diagnosis were analyzed.
RESULTS: A total of 42 laparoscopic adrenalectomy procedures were performed. The mean age of the patients was 50.64±13.22 years. The lesion was located on the right side in 52.3% of the patients. Nine patients (21.4%) had previously undergone abdominal surgery for various reasons. The majority of the adrenal masses were a secretory adenoma or hyperplasia of the gland. Four patients were operated on for metastasis of other malignancies and others were non-secreting tumors. The mean size of the adrenal lesions was 29.4±12.7 mm. The mean operative time was 140.45 minutes and the mean blood loss was 62.9 mL. Intraoperative complications occurred in 3 cases (7.1%). Complications were observed postoperatively in 9 patients (21.4%). The mean length of hospitalization was 3.8±2.1 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A laparoscopic adrenalectomy proved to be a safe and feasible method, even in cases in which it was the operator’s first experience with the procedure. The results of a first application were similar to those reported in the literature. However, we strongly believe that other prior laparoscopic experience is required to achieve these results.

2.Robotic versus laparoscopic sleeve gastrectomy in the treatment of morbid obesity
Afag Aghayeva, Ismail Ahmet Bilgin
doi: 10.14744/less.2019.53386  Pages 156 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG), morbid obezite tedavisinde tercih edilen bir yöntem olmuştur. Robotik sleeve gastrektomi (RSG) ile ilgili yeterince çalışma yoktur. Bu retrospektif çalışmanın amacı, RSG tekniğimizi sunmak ve sonuçlarını LSG tekniğiyle karşılaştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2015 ile Nisan 2018 arasında laparoskopik veya robotik sleeve gastrektomi yapılan tüm hastalar geriye dönük olarak çalışmaya alındı. Demografik özellikler, perioperatif parametreler ve postoperatif kısa dönem sonuçlar karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 41 hasta dahil edildi (20 RSG hastası, 21 LSG hastası). Demografik verilerde yaş dışında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. RSG grubundaki hastalar, LSG grubundan daha gençti (p=0,038). Ortalama ameliyat süresi LSG grubunda anlamlı olarak düşüktü (120 ± 34,57 dk vs. 154 ± 41,41 dk, p=0,001). Ortalama tahmini intraoperatif kan kaybı RSG grubunda anlamlı derecede düşüktü (13 ± 14,18 mL vs. 28 ± 16,30 mL, p=0,003). Postoperatif komplikasyonlar, reoperasyon oranı ve hastanede kalış süresi açısından gruplar arasında fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçlarına göre RSG’nin laparoskopik yaklaşım ile karşılaştırılabilir sonuçları olduğu görüldü. Gelecekte prospektif karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Laparoscopic sleeve gastrectomy (LSG) has become the preferred procedure in the surgical management of morbid obesity. However, there are as yet few studies that include results of robotic sleeve gastrectomy (RSG). The purpose of this retrospective study was to compare the outcomes of RSG with those of the LSG technique.
METHODS: The records of all patients who underwent LSG or RSG between December 2015 and April 2018 were retrieved retrospectively from the prospectively maintained registry of a single institution. The demographic details of the patients and the perioperative parameters and postoperative short-term outcomes were compared.
RESULTS: A total of 41 patients were included (20 RSG patients vs. 21 LSG patients). There was no statistically significant difference in the demographic details, with the exception of age. The patients in the RSG group were younger than those in the LSG group (p=0.038). The mean operating time was significantly lower in the LSG group (120±34.57 minutes vs. 154±41.41 minutes; p=0.001). The mean estimated intraoperative blood loss was significantly lower in the RSG group (13±14.18 mL vs. 28±16.30 mL, p=0.003). There were no significant differences in the number of postoperative complications, reoperation rate, or the length of hospital stay between groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of this study, the robotic approach had comparable results to the laparoscopic approach in sleeve gastrectomy. Further prospective comparative studies are needed.

3.Postoperative first-month biochemical parameters in laparoscopic sleeve gastrectomy patients
Zuhal Karaca Karagöz, Burhan Hakan Kanat, Nurullah Aksoy, Nizamettin Kutluer, Mehmet Buğra Bozan, Sinan Irtegün, Selim Sözen, Ali Aksu
doi: 10.14744/less.2020.68442  Pages 161 - 164
GİRİŞ ve AMAÇ: İlk önce duodenal switch'in bir parçası olarak tanımlanan Sleeve gastrektomi (SG), hem Türkiye'de hem de dünyada en sık kullanılan metabolik cerrahi tipi haline gelmiştir. Bu çalışmada, Sleeve Gastrektominin, glukoz metabolizması, karaciğer enzimleri ve tiroid hormon düzeylerine etkisi ameliyat sonrası ilk ay yaş ve cinsiyete göre ayrı ayrı analiz edildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2018-Eylül 2019 tarihleri arasında kliniğimizde art arda opere edilen toplam 124 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Postoperatif birinci aydaki hastaların biyokimyasal parametreleri incelendi ve kadın ve erkek hastalar arasında bir fark olup olmadığı araştırıldı.
BULGULAR: Yirmi beş hastanın verilerinde eksiklikler olması dolayısıyla çalışma dışına alındı ve böylece 99 hasta değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların 70’i kadın hasta (%70,7) ve 29’u erkek hastaydı (%29,3). Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 35,42 ± 11,47 (18 – 68) yaştı. Çalışmaya dahil olan hastaların cerrahi öncesi karaciğer fonksiyon testlerinden AST, ALT ve GGT değerlerinin erkeklerde anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Tiroid hormonlarından serbest T3 açısından cinsiyetler arasında farklılık izlenmişken (p<0,05), serbest T4 ve TSH değerleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Glukoz, HbA1c, glukoz ve yaş değerleri açısından cinsiyetler arasında farklılık görülmedi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sleeve gastrektominin sadece mekanik etkilere sahip olmadığı aynı zamanda birçok metabolik değişikliğe neden olduğu anlaşılmıştır. Bu metabolik değişikliklerin biyokimyasal parametreler üzerine nasıl değişiklik oluşturduğuna dair literatürde yeterli çalışma bulunmamakladır.Az sayıdaki çalışmaların sonucuna göre; sleeve gastrektomi beden-kitle indeksi, ast, alt, trigliserit, hga1c düzeylerini anlamlı ölçüde düşürmektedir. Bizim çalışmamızda da SG sonrasında erkeklerde AST, ALT, GGT ve sT3 düzeylerinin kadınlara göre daha yüksek olduğunu bulduk.
INTRODUCTION: Sleeve gastrectomy (SG), which was first described as a part of the duodenal switch procedure, has become the most commonly used type of metabolic surgery in Turkey and the world. This study is an evaluation of the effects of SG surgery on the levels of glucose metabolism, liver enzymes, and thyroid hormones in the first postoperative month, according to age and gender.
METHODS: A total of 124 consecutive patients who underwent SG at a single center between January 2018 and September 2019 were retrospectively evaluated for enrollment. The biochemical parameters of the patients measured at the first postoperative month were evaluated and any differences between female and male patients were analyzed.
RESULTS: Twenty-five patients were excluded from the study due to insufficient data and the study was performed using the records of 99 patients. Of the group, 70 (70.7%) were female and 29 (29.3%) were male, with a mean age of 35.42±11.47 years (range: 18–68 years). Preoperative alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), and gamma-glutamyl transferase (GGT) values were found to be significantly higher in male patients (p<0.05). No significant difference was observed between the male and female patients in terms of free-T4 and thyroid-stimulating hormone values, (p>0.05) whereas there was a significant difference between the genders in terms of free-T3 (fT3) thyroid hormone (p<0.05). There was no significant difference between the female and male patients in terms of glucose, glycated hemoglobin (HbA1c), or age.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SG was found not only to have mechanical effects but also to cause many metabolic changes. There are currently too few studies in the literature examining how these metabolic changes alter the biochemical parameters. According to the results of a small number of studies, SG significantly reduces body mass index, and the levels of AST, triglycerides, and HbA1c. The results of this study indicated that AST, ALT, GGT, and fT3 levels were higher in men after SG than in women.

4.Emergency laparoscopic colorectal surgery
Emrah Şahin, Ersin Gündoğan, Cüneyt Kayaalp
doi: 10.14744/less.2019.39306  Pages 165 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik teknik kolorektal cerrahide giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bununla birlikte acil durumlarda laparoskopik yöntem kullanımı hala sınırlıdır. Burada acil kolorektal hastalıklarda laparoskopik cerrahi sonuçlarımızı sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Demografik veriler, Temmuz 2013 - Ocak 2019 tarihleri arasında laparoskopik acil kolorektal cerrahi geçiren hastaların perioperatif bulguları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: 148 acil kolorektal cerrahi hastadan 14 (% 2.1) hastanın operasyonu laparoskopik yapıldı. Bunların sekizi (% 57,1) erkekti ve yaş ortalaması 55,2 ± 21,6 idi. Beş hastada (% 35.7) açık cerrahiye geçildi. Tümör ameliyatı geçiren hastalardan alınan ortalama lenf nodu sayısı 22.5 ± 17.5 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil kolorektal hastalıklarda laparoskopik yaklaşım bazı durumlarda uygulanabilir. Bununla birlikte açık cerrahiye dönüşüm oranı acil olmayan laparoskopik ameliyatlardan daha yüksektir. Laparoskopik yaklaşım, kolonoskopi sonrası perforasyonlarda ve bazı kolon obstruksiyonlarınn tedavisinde daha kullanışlıdır.
INTRODUCTION: The laparoscopic technique is increasingly used in colorectal surgery. However, in emergency cases, the use of the laparoscopic method is still limited. This was a study of the outcomes of laparoscopic surgery in emergency cases of colorectal disease at a single center.
METHODS: The demographic data and perioperative findings of patients who underwent emergency laparoscopic colorectal surgery between July 2013 and January 2019 were retrospectively analyzed.

RESULTS: An emergency laparoscopy was performed on a total of 14 of 658 (2.1%) patients who underwent colorectal surgery. Eight (57.1%) were male and the mean age was 55.2±21.6 years. Conversion to open surgery was required in 5 cases (35.7%). The mean number of lymph nodes removed from the patients operated on for tumors was 22.5±17.5.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study suggest that the laparoscopic approach can be applied in emergency cases of colorectal disease in certain circumstances. However, the rate of conversion to open surgery was greater than for non-emergency laparoscopic surgery. Laparoscopy was most useful for colonoscopy perforations and some colonic obstructions.

5.The experience of a single center using laparoscopic surgery for traumatic diaphragmatic injuries
Uğur Topal, Muhammet Akyüz, Mustafa Gök, Abdullah Bahadır Öz, Türkmen Bahadır Arıkan, Merve Hamurcu, Erdoğan Mütevelli Sözüer
doi: 10.14744/less.2019.25633  Pages 170 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyafram yaralanmaları nadir olup, tüm abdominal yaralanmaların yaklaşık %3’ünde oluşur Bunların %5’ i motorlu araç kazaları sonucu oluşurken, %10- 15’i penetran travma sonucu oluşur. Künt travmaya maruz kalan olgularda %0,8-7, penetran travmaya maruz kalan olgularda ise %10-15’inde diyafragma yaralanması gelişir. Bu çalışmada, 2 yıllık dönemde merkezimizde travmatik diyafram yaralanması tanısı ile laparoskopik onarım uyguladığımız hastaları sunmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Mayıs 2017- kasım 2018 tarihleri arasında travmatik diyafram yaralanması sebebiyle laparospik cerrahi uyguladığımız hastalar dahil edildi. Hastaların demografik yapıları, yaralanma nedeni, ek yaralanan organlar,yaralanmanın anatomik lokalizasyonu, uygulanan cerrahi prosedür, intraoperatif hemoroji miktarına açığa geçme oranı hastanede yatış süreleri, morbidite ve mortalite oranları 30 günlük tekrar başvuru oranları retrospektif olarak dosya ve elektronik kayıtlardan incelendi
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların 3’ü kadın 1 tanesi erkekti yaş ortalaması 47,25 (36-66),yaralanma etyolojisi 3 hasta delici kesici alet yaralanması 1 hasta araç içi trafik kazası idi,2 Hastada hemopnömotoraks vardı göğüs tüpü ile takip edildi 1 hastada karaciğerde ve dalakta hematom mevcuttu. Bütün hastalarda sol diyafragmada çapı 1-4 cm arası değişen yaralanma vardı.Bütün hastalara primer onarım yapıldı Batın içi kanama miktarı 212 ml (100-300 ml ) arasında idi hiçbir hastada açığa geçilmedi. Postoperatif yatış süreleri ortalama 7,5 gün (5- 13) idi. Bir hastada postoperatif batın içi abse gelişti.Hiçbir hastada mortalite gelişmedi Taburculuk sonrası 30 günlük sürede hiçbir hastada yeniden başvuru olmadı
TARTIŞMA ve SONUÇ: Litaratürdeki çeşitli çalışmalarda Uygun hastalarda Laparaskopik yaklaşımların güvenle uygulanabileceği ve laparoskopinin potansiyel yararlarından faydalanabilineceği belirtilmiştir. Bizde uygun hastalarda travmatik diyafragma yaralanmasından laparaskopinin güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz
INTRODUCTION: Diaphragmatic injuries are rare and occur in about 3% of all abdominal injuries. While 5% are caused by motor vehicle accidents, 10%–15% are caused by penetrating trauma. Diaphragmatic injury develops in 0.8%–7% of blunt trauma cases and 10%–15% of penetrating trauma cases. The aim of this study was to present a report of patients from a single center who underwent laparoscopic repair with the diagnosis of traumatic diaphragmatic injury during a 2-year period.
METHODS: Patients who underwent laparoscopic surgery at the study center due to traumatic diaphragmatic injury between May 2017 and November 2018 were included in the study. The demographic characteristics of the patients, cause of injury, additional injured organs, anatomical localization of the injury, surgical procedure, quantity of intraoperative hemorrhage, rate of conversion to open surgery, duration of hospitalization, morbidity and mortality rates, and 30-day readmission rate were retrospectively reviewed using hospital files and electronic records.
RESULTS: Of the patients enrolled in the study, 3 were female and 1 was male. The mean age was 47.25 years (range: 36–66 years). The injury etiology was penetrating injury for 3 patients and in-vehicle traffic accident for 1 patient. Two patients had a hemopneumothorax, which was treated with a chest tube. One patient displayed hematoma in the liver and spleen. The injury to the left diaphragm was 1–4 cm in diameter in all of the study patients. A primary repair was performed in all cases. The mean quantity of intra-abdominal bleeding was 212 mL (range: 100–300 mL) and the mean postoperative hospital stay was 7.5 days (range: 5–13 days). A postoperative intra-abdominal abscess developed in 1 patient. There was no instance of mortality and no patient was re-admitted in the 30-day period after discharge.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been reported in the literature that laparoscopic approaches can be used safely in selected cases of abdominal injury, and can potentially have the benefits of laparoscopy. The results of this study also suggest that laparoscopy can be used safely in cases of traumatic diaphragmatic injury in the appropriate patients.

6.Three-port versus standard four-port laparoscopic cholecystectomy: A clinical trial
Tamer Akay, Serhat Örün, Metin Leblebici
doi: 10.14744/less.2020.93764  Pages 175 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: İlk laparoskopik kolesistektomi 1987 yılında gerçekleştirildikten sonra, dört portlu operasyon tekniği dünya çapında standart olarak kullanılmaya başlandı. Bu çalışmada, üç ve dört portlu yöntemlerle ilgili intra operatif komplikasyonlar geriye dönük olarak karşılaştırılmış ve üç portlu yöntemin güvenilirliği sorgulanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014 ve 2019 yılları arasında safra kesesi hastalıkları nedeniyle laparoskopik kolesistektomi uygulanan 400 hastanın dosyaları üç port ve dört portlu yöntemler açısından iki gruba ayrılarak, bu iki grup intra operatif komplikasyonlar açısından incelenmiştir.
BULGULAR: 400 hasta dosyası incelendiğinde; yaş, cinsiyet ve ağırlık parametrelerini incelediğimiz demografik veriler açısından iki grup arasında sadece kadın - erkek oranında anlamlı bir fark belirlendi (p=0.010). Her iki grup arasında ortalama operasyon süresi (p=0,548) ve operasyon başarısı (p=0,253) açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ortalama hastanede kalış süresi üç portlu grupta daha uzundu (1.98-1.18,p<0.001). İntra operatif komplikasyonlar; safra kesesi perforasyonu (p=0,215), karaciğer yatak kanaması (p=0,481), batına safra taşı dökülmesi (p=0,760) ve koledok yaralanması açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,522).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik kolesistektominin başarı oranı üç ve dört portlu gruplarda benzer oranda belirlendi. Ortalama hastanede kalış süresi dört portlu grupla karşılaştırıldığında, üç portlu grupta daha uzun olarak belirlendi. Bu durumun nedeni araştırıldığında, üç port grubundaki hastalarda, dört port grubundaki hastalardan daha fazla sayıda hastada intraoperatif komplikasyon gelişmesinin etkili olduğu düşünülmektedir.
Deneyimli laparoskopik cerrahları tarafından gerçekleştirilen üç portlu laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarından sonra intra operatif komplikasyonlara ek olarak herhangi bir komplikasyonun gelişmediği görülmektedir.
INTRODUCTION: After the first laparoscopic cholecystectomy was performed in 1987, the 4-port operation technique became the standard worldwide. This study is a comparison of the intraoperative complications observed using 3-port and 4-port methods, and an examination of the reliability of the 3-port method.
METHODS: The files of 400 patients who underwent a laparoscopic cholecystectomy due to gallbladder disease between 2014 and 2019 were analyzed. The patients were divided into 2 groups according to the use of a 3-port or a 4-port method, and the intraoperative complications of the groups were compared.
RESULTS: A total of 400 patient files were reviewed and the only significant difference between the 2 groups among the parameters of age, gender, and weight was the female-male ratio. Of the 3-port cases, 13.5% were male, and 86.5% were female. Of the 4-port cases, 23.5% were male and 76.5% were female (p=0.010). A significant difference was not seen between the 2 groups with respect to the mean operation time (p=0.548) or operation success (p=0.253). The average hospitalization period was longer in the 3-port group (1.98 days vs 1.18 days, respectively; p<0.001). No significant difference was found in the number of intraoperative complications: gallbladder perforation (p=0.215), liver laver hemorrhage (p=0.481), entry of the gallstone into the abdomen (p=0.760), and choledoch injury (p=0.522).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The success rate of a laparoscopic cholecystectomy was similar in the 3-port and 4-port groups. The mean length of hospitalization was longer in the 3-port group compared with the 4-port group. Analysis suggested that the greater number of intraoperative complications in the 3-port group had an effect on the hospitalization period. There were no instances of further complications developing after the 3-port procedure.

7.Staple line bleeding control with monopolar cautery in laparoscopic sleeve gastrectomy
Kutay Sağlam, Cüneyt Kayaalp, Ersin Gündoğan, Mufit Sansal, Aydın Aktaş, Cihan Gökler, Fatih Sümer
doi: 10.14744/less.2019.82335  Pages 181 - 184
GİRİŞ ve AMAÇ: Sleeve gastrektomi sırasında, stepler hattını zayıflatmasından endişelenildiği için kanama kontrolünde stapler hattının koterizasyonu önerilmez. Bu retrospektif çalışmada, tüm stapler hattı kanama kontrollerinin monopolar koter yapıldığı laparoskopik sleeve gastrektomi sonuçlarımızı değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2014 ile Şubat 2019 arasında, laparoskopik sleeve gastrektomi yapılan 187 hastada stepler hattı kanama kontrolünde tek yöntem olarak monopolar koter kullanıldı. Stapler hattı kaçaklarını ve intraabdominal ve intralüminal (gastrointestinal) kanama oranlarını inceledik.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 144 kadın ve 43 erkek dahil edildi (ort. Yaş 34.1 yıl ve ortalama vücut kitle indeksi 43.6 kg / m2). Stapler hattından beş kaçak (% 2,6), yedi gastrointestinal kanama (% 3,7) vardı. Ölüm olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sleeve gastrektomi sırasında monopolar koter ile birlikte stapler hattı kanama kontrolü uygulanabilir, basit, ucuz ve nispeten güvenli bir yöntemdir. Monopolar koterin diğer stepler hattı kanama kontrol yöntemleriyle karşılaştırılması için randomize çalışmalar gereklidir.
INTRODUCTION: During a sleeve gastrectomy, cauterization of the staple line for bleeding control is not recommended due to the worry of weakening the staple line. This study is an evaluation of sleeve gastrectomy outcomes in a cohort where all staple line bleeding control was achieved using monopolar cautery.
METHODS: Between July 2014 and February 2019, monopolar cautery was used as the only method of staple line bleeding control following 187 sleeve gastrectomies. The rate of staple line leaks as well as intra-abdominal and intraluminal (gastrointestinal) bleeding was examined.
RESULTS: A total of 144 women and 43 men were enrolled in this study (mean age: 34.1 years; mean body mass index: 43.6 kg/m2). There were 5 leaks from the staple line (2.6%) and 7 cases of gastrointestinal bleeding (3.7%). There was no instance of mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Staple line bleeding control with monopolar cautery during sleeve gastrectomy is a feasible, simple, inexpensive, and relatively safe method. Randomized trials are needed to compare monopolar cautery with other staple line bleeding control methods.

8.Risk factors for trocar site hernia following laparoscopic cholecystectomy
Muhammet Fikri Kündeş, Metin Kement
doi: 10.14744/less.2019.58561  Pages 185 - 188
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC) kolelithiazis için altın standart cerrahi yöntemdir. Bu çalışmamızda, LC sonrası trokar giriş yeri fıtığı gelişmesindeki risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Kartal Araştırma ve Eğitim Hastanesinde 2014-2017 yılları arasında LC uygulanmış tüm hastalar dahil edildi. Klinik veriler retrospektif olarak toplandı.Trokar yeri fıtıklarına etkili olabilecek olası nedenler incelendi. Yaş, cinsiyet, trokar giriş yerine sütür atılması, trokarların açık veya kapalı girilmesi, BMI, ilişkili hastalıklar, cerrahi alan enfeksiyonları ve takip süreleri kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 340 hasta dahil edildi. İki yüz elli dördü kadındı (% 74). Yaş ortalaması 48,4 ±14 idi (dağılım 19-90). Ortalama takip süresi 31,9 ± 12,7 idi. Yaş ortalaması 62,5 ± 12,8 olan 20 (% 5,9) hastada Trokar fıtığı gelişti. (P: 0,0001). Ameliyat sonrası cerrahi alan enfeksiyonu olan 17 hastanın 6'sı (% 35.2) fıtık ile başvurdu (P: 0,0001). 35 olguda diyabet vardı. Diyabetik altı hastada (% 17.1) fıtık (P: 0,003) tesbit edildi. Ortalama BMİ fıtık olanlarda 31.2± 6.1 iken fıtık olmayanlarda 27.9 ± 4 idi (P: 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada yaş, BMI, diyabet, cerrahi alan enfeksiyonu, açık veya kapalı giriş, fasya kapanması, trokar yeri fıtığı gelişiminde olası risk faktörleri olarak araştırıldı. Bununla birlikte, çok değişkenli analiz dikkatli bir şekilde değerlendirildiğinde sadece yaş, diyabet, BMI ve yara yeri enfeksiyonunun önemini ortaya koydu
INTRODUCTION: Laparoscopic cholecystectomy (LC) remains the gold standard surgical method for cholelithiasis. The objective of this study was to evaluate risk factors for the development of a trocar site hernia following an LC.
METHODS: All of the patients who underwent an LC between 2014 and 2017 at the Kartal Research and Education Hospital were included in the study. Clinical data were collected retrospectively and possible causes of a trocar site hernia were analyzed. Age, gender, the method of suturing trocar sites, open or closed trocar insertion technique, body mass index (BMI), surgical site infection occurrence, associated diseases, and follow-up times were recorded.
RESULTS: A total of 340 patients were included in this study. In the group, 254 were female (74%). The mean age was 48.4±14 years (range: 19-90 years). The mean follow-up time was 31.9±12.7 days. A trocar site hernia developed in 20 (5.9%) patients, and the mean age was 62.5±12.8 years (p=0.0001). Six (35.2%) of 17 patients with a postoperative surgical site infection developed a hernia (p=0.0001). In all, 35 patients had diabetes and 6 diabetic patients (17.1%) developed a hernia (p=0.003). The mean BMI was 31.2±6.1 kg/m2 in the presence of a hernia and 27.9±4 kg/m2 in the absence of a hernia (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study examined age, BMI, diabetes, surgical site infection, trocar insertion method, and the technique used for the closure of fascia as possible risk factors in the development of trocar site hernia. Multivariate analysis revealed that only age, diabetes, BMI, and wound site infection were significant.

9.Comparison of laparoscopic and open appendectomy in the treatment of acute appendicitis
Tolga Canbak, Hüseyin Kerem Tolan, Aylin Acar
doi: 10.14744/less.2020.45467  Pages 189 - 191
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik apendektomi, daha hızlı iyileşme, hastanede kalış süresinde azalma, minimal skar gibi avantajları nedeniyle giderek yaygınlaşan bir yöntemdir. Bu çalışmada, akut apandisit nedeniyle yapılan laparoskopik ve açık apendektomi yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 - Ocak 2015 tarihleri arasında apendektomi yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastane kayıt sisteminden hastaların demografik verileri, yapılan operasyon, postoperatif yatış süreleri, gelişen komplikasyonlar değerlendirildi. Laparoskopik apendektomi yapılanlar grup 1 ve açık apendektomi yapılanlar grup 2 olarak ayrıldı. Laparoskopik başlanılan ancak açığa geçilen hastalar grup 2’ye dahil edildi. İstatistiksel analizlerde, Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 22.0 version kullanıldı. Veriler ortalama, standart sapma, frekans ve oran olarak tanımlandı. İki grubun karşılaştırmasında ki-kare ve Fisher exact testleri kullanıldı. p<0,05 anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Bulgular
Çalışmaya 608 hasta dahil edildi. Konversiyon apendektomi yapılan 7 hasta grup 2’ye dahil edildi. Grup 1’de 160 hasta ve Grup 2’de 448 hasta mevcuttu. Grup 1’de 92 (%57.5) erkek ve 68 (%42.5) kadın hasta mevcutken Grup 2’de 279 (%62.2) erkek ve 169 (%37.8) kadın hasta mevcuttu. Cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.29). Yaş ortalaması, grup 1’de 27.8±11,1 yıl ve grup 2’de 32,7±12,3 idi. İstatistiksel olarak, laparoskopik apendektominin daha genç grupta yapıldığı saptandı (p< 0,0001, t=15,00). Ortanca yatış süresi, laparoskopik apendektomi grubunda 2 gün (aralık 1-4 gün) ve açık apendektomi grubunda 2 gün (2 gün; 1-8 gün) farklı bulunmadı (p=0,607). Grup 1’de 1 hastada yara yeri enfeksiyonu ve 1 hastada intraabdominal apse ve Grup 2’de 6’sında yara yeri enfeksiyonu ve 2’sinde intraabdominal apse gelişti. Postoperatif komplikasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik apendektomi, açık apendektomi gibi güvenle uygulanabilir.
INTRODUCTION: The laparoscopic method of performing an appendectomy is increasingly used due to advantages such as a faster recovery, decreased length of hospital stay, and minimal scarring. The objective of this study was to compare laparoscopic and open appendectomy methods performed as a result of acute appendicitis.
METHODS: The records of patients who underwent an appendectomy between January 2014 and January 2015 at a single center were retrospectively evaluated. Patients who underwent a laparoscopic appendectomy were assigned to Group 1 and those who underwent an open appendectomy were classified as Group 2. Cases of a laparoscopic procedure that was converted to the open method were included in Group 2. Chi-square and Fisher exact tests were used to compare the 2 groups. P<0.05 values were considered statistically significant.
RESULTS: A total of 608 patients were included in the study. Seven patients who underwent a conversion appendectomy were included in Group 2. There were 160 patients in Group 1 and 448 patients in Group 2. There were 92 male and 68 female patients in Group 1, and 279 male and 169 female patients in Group 2 (p=0.29). The mean age was 27.8±11.1 years in Group 1 and 32.7±12.3 years in Group 2. The laparoscopic appendectomy patients were younger (p<0.0001; t=15.00). The median duration of hospitalization was 2 days (range: 1–4 days) in the laparoscopic appendectomy group and 2 days (range: 1–8 days) in the open appendectomy group. No significant difference was found between the groups (p=0.607). In Group 1, 1 patient developed a wound site infection and 1 patient an intra-abdominal abscess, while in Group 2, 6 patients developed a wound site infection and 2 an intra-abdominal abscess. No statistically significant difference was found between the groups in terms of postoperative complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study suggest that a laparoscopic appendectomy can be performed as safely as open appendectomy.

CASE REPORT
10.Use of stapling devices to repair full-thickness rectal prolapse
Bülent Kaya
doi: 10.14744/less.2020.76983  Pages 192 - 194
Rektal prolapsus önemli morbidite sebebi olan kronik bir durumdur. Hastalığın tedavisinde Delorme ve Altemeier gibi birçok cerrahi teknik kullanılmıştır. Ancak günümüze kadar altın standart halini almış cerrahi bir prosedür olmamıştır. Nüks ve başarısız operasyonlar nadir değildir. Perineal yaklaşımla stapler ile rektal prolapsus rezeksiyonu göreceli olarak yeni bir tekniktir. Spinal anestezi altında perineal yaklaşımla stapler kullanarak prolapsus tamiri operasyonunu rapor ediyoruz. Ameliyat başarılı idi. Erken dönemde komplikasyon görülmedi. Ameliyattan 4 ay sonra yapılan kontrolde nüks tespit edilmedi.
Rectal prolapse is a chronic condition with important morbidity. Several surgical techniques, such as the Altemeier and Delorme procedures, have been used to treat the condition, but thus far, there is no gold standard surgical procedure. Recurrence and unsuccessful operations are not uncommon. Perineal stapled prolapse resection is a relatively new surgical technique for treating rectal prolapse. This is a report of the use of this simple procedure to repair rectal prolapse perineally using a stapling device under spinal anesthesia. The operation was successful, and there was no recurrence 4 months after surgery.

11.Biliary cancer risk should be kept in mind in laparoscopic surgery for adult choledochal cyst
Ersin Gündoğan, Fatih Sümer, Aydın Aktaş, Mehmet Can Aydın, Cüneyt Kayaalp
doi: 10.14744/less.2019.66487  Pages 195 - 198
Koledok kistleri yaşla birlikte artan ve malign potansiyeli olan konjenital patolojilerdir. Tercih edilen tedavi tüm yaş gruplarında cerrahi eksizyondur ve günümüzde laparoskopik koledok kist cerrahisinin sıklığı gittikçe artmaktadır. Bu olgu sunumunda, laparoskopik koledok kisti eksizyonu uygulanan erişkin hastalarda ki biliyer tümör riskinin önemini vurgulamayı amaçladık.
46 yaşında kadın hasta, kliniğimize tip 1 koledok kisti ve eşlik eden safra kesesi polipleri nedeni ile başvurdu. Daha önce geçirilmiş abdomen cerrahisi veya eşlik eden komorbid hastalığı mevcut değildi. Hastaya laparoskopik kist eksizyonu, kolesistektomi ve hepatikojejunostomi yapıldı. Hepatikojejunostomi alanında ki kaçak nedeni ile işlem açık cerrahiye dönüştürülerek tamamlandı. Safra kesesi ve koledok kistleri abdominal insizyondan çıkarıldı. Piyes patolojisi safra kesesi kanseri (T2N0M0) olarak bildirildi. Bir ay sonra safra kesesi yatağı rezeksiyonu ve perihiler lenf nodu diseksiyonu yapıldı. İkinci patoloji örneğinde tümör saptanmadı. Postoperatif 16. ayda hasta sorunsuz bir şekilde hayatını sürdürüyor. Yaptığımız 231 erişkin laparoskopik koledok kist eksizyonunun literatür derlemesinde biliyer kanserler için % 2,6 risk olduğu saptandı. Özellikle yetişkinlerde, bilier kanserler koledok kistleri ile daha sık ilişkilidirler. Konjenital koledok kistleri için uygulanan laparoskopik cerrahide kanser riski de unutulmamalıdır.
Choledochal cysts are a congenital pathology with a malignant potential that increases with age. The preferred treatment is surgical excision in all age groups, and is now often performed laparoscopically. The aim of this case report was to emphasize the importance of biliary tumor risk when laparoscopic excision of a choledochal cyst is performed in adults. A 46-year-old woman was referred to the clinic for a type 1 choledochal cyst with an accompanying gallbladder polyp with regular margins. She had not had previous abdominal surgery and there were no co-morbidities. The patient underwent a laparoscopic cyst excision, cholecystectomy, and hepaticojejunostomy. The hepaticojejunostomy failed and the procedure was completed by converting to open surgery. The gallbladder and choledochal cysts were removed through an abdominal incision. A specimen pathology report indicated gallbladder cancer (T2N0M0). One month later, a gallbladder bed resection and perihilar lymph node dissection were performed. No malignancy was detected in the second pathology specimen. Follow-up at the postoperative 16th month revealed no difficulties. A literature review of 231 adult laparoscopic choledochal cyst excisions yielded a 2.6% risk for biliary cancers. Especially in adults, biliary tumors are more commonly associated with choledochal cysts. The cancer risk should not be forgotten during laparoscopic surgery for congenital choledochal cysts.

12.Quadriparesis after bariatric surgery: Case report
Cem Dönmez, Ezgi Dönmez, Sercan Subasi
doi: 10.14744/less.2019.82698  Pages 199 - 201
Obezite, 21. yüzyılın en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Obezite nedeniyle ameliyat olanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Laparoskopik sleeve gastrektomi en sık uygulanan laparoskopik bariatrik cerrahidir ve bariatrik cerrahi sonrası beslenme yetersizlikleri yaygındır. Obezite cerrahisinde beslenme yetersizliği olan hastalarda hastanın birden fazla vitamin eksikliği olabileceği akılda tutulmalıdır. Ömür boyu beslenme durumu takibi gereklidir. Tüm preoperatif değerlendirme ve postoperatif bakımda, hasta eğitimi takiplerini sürdürmek için esastır. Eksikliklerin tedavisi ve önlenmesi için rutin besin takviyesi öneren rehberler vardır. Bu yazı, bariatrik cerrahilerin klinik etki ile ilgili güncel kanıtlarını tanımlamayı amaçlamaktadır.
Obesity is one of the most significant public health concerns of the 21st century. The number of surgeries performed due to obesity continues to increase. Laparoscopic sleeve gastrectomy is the most commonly performed laparoscopic bariatric surgery and nutritional deficiencies after bariatric surgery are common. In weight-loss surgery patients with a nutritional deficiency, it should be kept in mind that the patient may have multiple vitamin deficiencies. Lifetime nutritional status follow-up is necessary. An appropriately detailed preoperative evaluation and postoperative care, as well as patient education, are essential to follow-up. There are guidelines available that recommend routine nutritional supplementation for the treatment and prevention of deficiencies. The aim of this manuscript was to describe the clinical impact of the current evidence.

LookUs & Online Makale