E-ISSN 2587-0610
Laparoscopic Endoscopic Surgical Science (LESS) - Laparosc Endosc Surg Sci : 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - 2020
1.Risk factors for post-endoscopic retrograde cholangiopancreatography pancreatitis: Evidence from 810 cases
Bahtiyar Muhammedoğlu
doi: 10.14744/less.2020.16046  Pages 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Giriş: ERCP sonrası pankreatit ve ilişkili risk faktörlerinin nedenleri çoğu çalışmalarda özetlenmesine rağmen ERCP sonrası pankreatitin etkili bir şekilde önlenmesi için güçlü kanıtlara sahip potansiyel profilaktik önlemler tartışılmaktadır. Bu çalışmanın amacı Endoskopist deneyim, ERCP ekibi ve ERCP oda ekipmanları ile ilgili faktörlere araştırmaktır. The aim of this study was to investigate multiple factors of post-ERCP pancreatitis.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gereç ve Yöntem: Haziran 2015-Eylül 2018 tarihleri ​​arasında hastanemizde yapılan toplam 810 ERCP olguları prospektif olarak toplanandı ve hasta verileri retrospektif olarak incelendi. Tüm ERCP prosedürleri tek bir cerrah tarafından gerçekleştirildi. Endoskopist deneyimi, ERCP ekibi ve ERCP oda ekipmanını içeren (ERCP sonrası pankreatit için) risk faktörleri araştırıldı.
BULGULAR: Bulgular: Bu çalışmaya 439 kadın ve 371 erkek olmak üzere toplam 810 hasta dahil edildi. ERCP'den 24 saat sonra amilaz düzeyleri ve pankreatit değerlendirildi. ERCP sonrası pankreatit, ERCP uygulanan 810 hastanın toplam 46'sında (% 5.5) gelişti. Ayrıca, ERCP sonrası pankreatit insidansı ilk 400 hastada 2 kat, son 400 hastada ise 2 kat daha fazlaydı. Bu yüksek insidans endoskopist ve ERCP ekibinin göreceli deneyim ve uzmanlık deneyimi ile açıklanabilir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar: ERCP sonrası pankreatit riski çok faktörlüdür ve bazı risk faktörlerinin etkisi en aza indirilebilir veya tamamen ortadan kaldırılabilir. Endoskopistin ve deneyimlerinin bu faktörlerin olumsuz etkilerinden kaçınma veya en aza indirilmesinde önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz.
INTRODUCTION: The risk and causes of post ERCP pancreatitis and associated risk factors are summarized, and potential prophylactic measures with strong evidence for effective prevention of post ERCP pancreatitis are discussed.
METHODS: Prospectively collected patient data were reviewed retrospectively for a total of 810 ERCPs undertaken in our hospital between June 2015 and September 2018. All ERCP procedures were performed by a single surgeon. Risk factors for post-ERCP pancreatitis were investigated, which included endoscopist experience, ERCP team and ERCP room equipment. We focused on factors related to endoscopist experience, ERCP team and ERCP room equipment.
RESULTS: A total of 810 patients, including 439 females and 371 males, were enrolled in this study. Amylase levels and pancreatitis were evaluated 24 hours after ERCP. Post ERCP pancreatitis developed in a total of 46 (5.5%) patients out of 810 patients undergoing ERCP. Also, the incidence of post ERCP pancreatitis was 2-fold higher in the first 400 patients versus in the last 400 patients. This higher post ERCP pancreatitis incidence found among the first 400 patients of our series can be explained by the relative lack of experience and expertise of the endoscopist and the ERCP team.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The risk of post-ERCP pancreatitis is multifactorial and the effects of some of the risk factors may be minimized or completely eliminated. The findings suggest that endoscopist and his/her experience have a major role in avoiding or minimizing the negative effects of these factors.

2.Evaluating the laparoscopic approach to proximally located benign gastric tumors
Engin Hatipoğlu, Mehmet Sabri Ergüney, Metin Ertem
doi: 10.14744/less.2020.01488  Pages 9 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı proksimal yerleşimli benign gastrik tümörlerin cerrahi ve histopatolojik sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 1 Ocak 2010-31 Aralık 2019 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesinin genel cerrahi kliniklerinde teşhis edilen, Siewert 3 lokalizasyonuna uyan benign gastrik tümörlü 14 hastada gerçekleştirildi. Laparoskopik veya açık cerrahi geçiren hastalar dahil edildi. Hasta özellikleri, tümörlerin klinik ve patolojik özellikleri ile hastaların perioperatif ve postoperatif sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Hastaneye başvuruda en sık neden gastric kanamaydı (% 28.6). Tümörlerin lokalizasyonu % 42.9'da küçük kurvatür, % 28.6'da arka duvar, % 21.4'te ön duvar ve % 7.1'de fundus idi. On laparoskopik operasyonun yedisi hibrid tipti (endoskopik ve laparoskopik). Bir hasta yoğun bakım ünitesine kabul edildi ve postoperatif dönemde mortalite olmadı. Patolojik tanı % 64.3 (n=9) gastrointestinal stromal tümör,% 14.2 (n=2) schwannom,% 7.1 (n=1) leiomyom,% 7.1 (n=1) iyi diferansiye nöroendokrin tümör,% 7.1 (n=1) enterik kistler. Cerrahi sınır hastaların % 92.9'unda (n=13) belirgindi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Proksimal benign gastrik tümörlerin laparoskopik endoskopik ve açık cerrahi ile rezeksiyonu başarı ile sonuçlanmaktadır. Uzun dönem sonuçlarında açık cerrahiye üstünlüğü kanıtlanmamış olsa da bilinen üstünlükleri ve explorasyon kolaylığı nedeniyle laparoskopik endoskopik yöntem ilk seçenek olmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the surgical and histopathological outcomes of proximally located benign gastric tumors.
METHODS: This retrospective study included 14 patients with a proximally localized gastric tumor classified as Siewert III that was diagnosed between January 1, 2010 and December 31, 2019 in the general surgery clinics of Cerrahpasa Medicine Faculty Hospital or Acıbadem Kozyatağı Hospital. Patients who underwent laparoscopic and open surgery were included. Details of the patient characteristics, the clinical and pathological features of the tumors, and the patients’ perioperative and postoperative results were recorded and analyzed.
RESULTS: The most common cause of hospital admission was gastric bleeding (28.6%). Localization of the tumor was the lesser curvature in 42.9%, the posterior wall in 28.6%, the anterior wall in 21.4%, and the fundus in 7.1%. Seven of the 10 laparoscopic operations were a hybrid-type procedure (endoscopic and laparoscopic). While 1 patient required admission to the intensive care unit, there was no mortality in the postoperative period. The pathological diagnosis was 64.3% (n=9) gastrointestinal stromal tumor, 14.2% (n=2) schwannoma, 7.1% (n=1) leiomyoma, 7.1% (n=1) well–differentiated neuroendocrine tumor, and 7.1% (n=1) enteric cyst. The surgical margin was clear in 92.9% (n=13) of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Resection of benign proximal gastric tumors was successful with laparoscopic endoscopic and open surgery. In this study, no major morbidity or mortality developed in the postoperative period. Although the superiority to open surgery has not yet been proven with long-term results, the laparoscopic endoscopic method should be the first choice due to known advantages, including ease of exploration.

3.Comparison of laparoscopic cystectomy and purse-string suture technique in the surgical treatment of ovarian dermoid cysts
Remzi Atilgan, Şehmus Pala
doi: 10.14744/less.2020.09326  Pages 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Ovaryan dermoid kistlerin cerrahi yönetiminde farklı iki kistektomi yönteminin karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2012 ile 2019 yılları arasında farklı iki yöntemle cerrahi tedavi yapılan 44 ovaryan dermoid kist olgusunun intra ve postoperatif sonuçları karşılaştırıldı.
Grup 1 (n=21): Minipfannesntiel kesi ile birlikte pursestring sütür yöntemi kullanılarak yapılan kistektomi olguları.
Grup 2 (n=23): Laparoskopik kistektomi yapılan olgular.

BULGULAR: Over kist çapı G1’ de ortalama 11 cm, G2’ de ise 6 cm idi. Kist çapı G1’ de G2’ ye göre anlamlı olarak daha büyük idi. Operasyon süresi G1’ de G2’ ye göre anlamlı olarak daha kısa idi (45 dk’ ya karşılık 70 dk). İntraoperatif rüptür oranı G2’ de G1’ e göre anlamlı olarak daha yüksek idi (%30’ a karşılık %4,7). Her iki grupta da kimyasal peritonit gelişmedi. Hastanede kalış süresi iki grup arasında benzerdi. Nüks oranı G1’ de G2’ e göre anlamlı olarak daha düşük idi ( % 0’a karşılık %21).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle 8 cm’ nin üzerindeki ovaryan dermoid kistlerin tedavisinde minipfannenstiel kesi ile birlikte pursestring sütür tekniği etkili bir tedavi yöntemi olabilir.
INTRODUCTION: This study is a comparison of the outcomes of 2 cystectomy modalities in the surgical treatment of ovarian dermoid cysts.
METHODS: The intraoperative and postoperative results of 44 ovarian dermoid cyst patients who underwent surgical treatment between 2012 and 2019 using 2 different methods were compared. The study population was divided into 2 groups: Group 1 (n=21) underwent cystectomy using the purse-string suture method via mini-laparotomy and Group 2 (n=23) underwent laparoscopic cystectomy.
RESULTS: The mean ovarian cyst diameter was 11 cm in Group 1 and 6 cm in Group 2. The diameter of the cyst was significantly larger in Group 1 than in Group 2. The duration of the operation was significantly shorter in Group 1 than Group 2 (45 min. vs. 70 min.). The intraoperative rupture rate was significantly lower in Group 1 compared with Group 2 (4.7% vs. 30%). Chemical peritonitis did not develop in either group. The duration of hospitalization was similar between the groups. The recurrence rate was significantly lower in Group 1 than Group 2 (0% vs. 21%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: For clinicians who do not have the optimal conditions or surgical experience for a laparoscopic operation, and particularly for large ovarian dermoid cysts, the cystectomy technique performed using a purse-string suture via a mini-Pfannenstiel incision can be an effective treatment method.

4.The short-term effects of laparoscopic sleeve gastrectomy on hematological parameters
Fatih Can Karaca
doi: 10.14744/less.2020.48379  Pages 21 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Sleeve gastrektomi (SG), obez kişilerde kilo kaybının sağlanması için etkili bir yöntemdir. Bu cerrahi yöntemin demir metabolizması ve hematolojik faktörler üzerindeki etkisine ilişkin veriler sınırlıdır. Bu çalışmada SG cerrahisinin demir ve eritrosit ile ilgili parametreler üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Obezite nedeniyle SG yapılan 33 hastanın altı aylık takip verileri retrospektif olarak incelendi. Tam kan hemoglobin düzeyleri, ortalama korpüsküler hacim (MCV), ortalama korpüsküler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC), eritrosit dağılım genişliği (RDW-CV) ve serum demir konsantrasyonları değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama hemoglobin, MCHC ve RDW-CV seviyeleri bazal değerlere göre ve aylar arasında anlamlı bir farklılık göstermedi. Ortalama MCV düzeyleri, üçüncü ayın sonunda başlangıç değerlerinden anlamlı derecede farklıydı. Serum demiri düzeyleri, 6 aylık takip sonunda anlamlı olarak yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları, SG uygulanan hastaların demir düzeyinin ve demir ile ilişkili hematolojik parametrelerin ameliyat sonrası düzeldiğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Sleeve gastrectomy (SG) surgery is an effective method for weight loss in obese individuals. The data on the effect of this surgical intervention on iron metabolism and hematological factors are limited. This study aimed to investigate the effects of SG surgery on iron and red blood cell-related parameters.
METHODS: The six-month follow-up data of 33 patients who underwent SG for obesity treatment were evaluated retrospectively in this study. Whole blood levels of hemoglobin, mean corpuscular volume (MCV), mean corpuscular hemoglobin concentration (MCHC), red cell distribution width (RDW-CV), and serum iron concentrations were evaluated.

RESULTS: Mean hemoglobin, MCHC, and RDCV levels did not show a significant difference compared to the baseline and between months. Mean MCV levels significantly differed from baseline values at the end of the third month. Serum iron levels were significantly higher on the 6-month follow-up visit.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings suggest that the iron level and other iron-related hematological parameters of the patients who underwent SG improved after the surgery.

5.Gall bladder stone formation in the postoperative first year after sleeve gastrectomy
Mehmet Buğra Bozan
doi: 10.14744/less.2020.37880  Pages 25 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada laparaskopik sleeve gastrektomi uygulanmış hastaların postoperatif ilk yılda safra kesesi taşı oluşma insidansının değerlendirilmesi amaçlandı
YÖNTEM ve GEREÇLER: Morbid obezite nedeniyle Ocak 2016–Ocak 2017 tarihleri arasında aynı cerrah tarafından opere edilen ardışık ilk 100 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Laparaskopik mini gastrik bypass uygulanan 1 hasta ve daha önceden kolesistektomi uygulanmış olan ya da eş zamanlı kolesistektomi uygulanan 7 hasta çalışma dışı bırakıldıktan sonra sleeve gastrektomi (laparaskopik veya açık cerrahi) uygulanan 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), vücut kitle indeksi (VKİ) değişimleri, postoperatif dönemde yeni safra kesesi taşı oluşması durumu, preoperatif dönemde helikobakter benzeri organizma (HLO) varlığı incelendi. İstatistiksel değerlendirmede sayısal verilerin karşılaştırılmasında student t-test veya mann whitney u test, kategorik verilerin değerlendirilmesinde ki kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların preoperatif yaşları 36.16 ± 9.8 (18 – 58) yıl, VKİ değerleri 45.09 ± 4.96 (37 – 67.1) kg/m2’ydi. Erkek/kadın hasta oranı 15/77 idi. Cinsiyet ve preoperatif dönemde diyabetes mellitus (DM) varlığı ile postoperatif dönemde yeni safra kesesi taşı oluşması arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken (p>0.05), preoperatif dönemde HLO pozitifliği ile yeni safra kesesi taşı oluşması arasında anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Semptomatik olan 8 hastaya laparaskopik kolesistektomi uygulandı. Postoperatif ilk yılda safra kesesi taşı oluşan hastalarla oluşmayan hastalar arasında VKİ değerleri açısından preoperatif dönem ve postoperatif dönemdeki takipleri esnasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Safra kesesi taşı oluşması, bariatrik cerrahinin önemli bir komplikasyonudur. Hızlı kilo vermenin postoperatif kolelithiazis oluşmasında etkisi yoktur. Semptomatik hale gelmedikçe kolesistektomi yapılmamalıdır. Preoperatif dönemde HLO eradikasyonu yararlı olacaktır.
INTRODUCTION: This study aims to evaluate the incidence of cholelithiasis formation in the postoperative first year of patients who underwent laparoscopic sleeve gastrectomy.
METHODS: The first 100 consecutive patients operated for morbid obesity between January 2016 and January 2017 by the same surgeon were retrospectively evaluated. One patient who underwent laparoscopic mini-gastric bypass and seven patients who had previously undergone cholecystectomy or underwent concomitant cholecystectomy were excluded from this study, and 92 patients who underwent sleeve gastrectomy were included. Demographic data (age, sex), changes in body mass index (BMI), new cholelithiasis formation in the postoperative period, in preoperative period presence of diabetes mellitus (DM) and helicobacter like organism (HLO) positivity were examined. Student’s t-test or Mann-Whitney U test was used to compare numerical data, and the chi-square test was used to evaluate categorical data.
RESULTS: The preoperative mean age of patients was 36.16±9.8 (18–58) years and mean BMI was 45.09±4.96 (37–67.1) kg/m2. Male/Female rate was 15/77.There is no statistically significant difference between postoperative cholelithiasis formation and gender (p>0.05). There is no statistically significance between postoperative cholelithiasis formation and preoperative DM presence (p>0.05). There is statistically significance between postoperative cholelithiasis formation and preoperative HLO positivity (p<0.05). Cholesistectomy was performed for symptomatic eight patients (8.7%). There is no statistically significant between patients with or without postoperative cholelithiasis formation for BMI changes between preoperative values and postoperative follow-up (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The formation of cholelithiasis is an important complication of bariatric surgery, but quick weight loss does not have an effect on cholelithiasis. Cholesistectomy should not be performed until symptomatic cholelithiasis. Preoperative HLO eradication can diminish the formation of the cholelithiasis.

6.The importance of the structure of pylorus in the success of the gastric botulinum toxin injections
Murat Kanlıöz, Uğur Ekici, Faik Tatlı, Turgay Karataş
doi: 10.14744/less.2020.94557  Pages 30 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Klinik gözlemlerimize göre gastrik botilinum toksin A (GBTA) tedavisi uyguladığımız hastalardan hipotonik pilorlu hastalarda başarı oranlarımızın düşüktü. Gözlemlerimizi metodolojik temelde analiz etmek için GBTA uygulamasında pilor yapısını dikkate almanın tedavi başarısına katkısını araştırmak istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017-2018 yılları arasında GBTA uygulanan 196 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tedavi öncesinde (BT) ve tedaviden altı ay sonra (AT) vücut kütle indeksleri (BMI) ölçüldü. Hastalara yapılan endoskopide kontrendikasyon yoksa aynı seansta GBTA 200 U uygulandı. Endoskopi esnasında pilor spontan veya endoskopla yapılan uyaranla kasılıp gevşeyebiliyorsa ve tam kapanıyorsa normotonik pilor (NP), tam kapanmıyorsa, uyarana da yanıt vermiyor ve açık kalıyorsa hipotonik pilor (HP) olarak adlandırıldı. Hastalar G1, G2 ve G3 adı altında üç grupta incelendi. G1’de NP, G2’de HP, G3’de NP(+)HP hastaları vardı.Bağımsız grup karşılaştırmalarında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Bağımlı grup karşılaştırmalarında ise Wilcoxon eşleştirilmiş iki örneklem testi uygulanmıştır.Tüm testlerde anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılanların %63,8’i (125) kadın, %36,2’si (71) erkekti. Yaş ortalaması 32,27±9,2 yıl. Hastalardan 148’i NP, 48’i HP’du. G3’de BT median BMI 35,5 (27,4-48) kg/m2, AT 32,55 (24-44,1) kg/m2, değişim -2,95 kg/m2 (p=0,048). G1’de BT median BMI 35,7 (27,4-48) kg/m2, AT 32,35 (24-42,8) kg/m2, değişim -3,35 kg/m2 (p=0,036). G2’de BT median BMI 35,1 (29-46,2) kg/m2, AT 34,15 (27,9-44,1) kg/m2, değişim -0,95 kg/m2 (p=0,098).
TARTIŞMA ve SONUÇ: GBTA tedavisinin özellikle NP hastalara uygulanmasını önermekteyiz.
INTRODUCTION: In clinical practices, our success rate proved lower in patients with hypotonic pylorus who underwent gastric botulinum toxin A (GBTA) injection. To analyze this methodologically, we researched how considering the pyloric structure contributes to the treatment success in GBTA injection.
METHODS: This study included 196 patients who underwent GBTA injection between 2017 and 2018. We measured their body mass indexes (BMI) before treatment (BT) and six months after treatment (AT). Upon no contraindications in the endoscopy, we applied GBTA 200 U to the patients. During the endoscopy, we named the pylori able to strain & relax spontaneously or by a stimulus and close firmly as normotonic pylorus (NP) and patients unable to close firmly and respond to the stimulus as hypotonic pylorus (HP). The patients were analyzed under three groups: G1, G2 and G3, which included patients with NP, HP and NP (+) HP, respectively. In independent group comparisons, we used the Mann-Whitney U test. Further, we made the dependent group comparisons using the Wilcoxon paired sample test. In all tests, a level of 0.05 was considered significant.
RESULTS: Of the patients, 63.8% (125) were female and 36.2% (71) were male. Their mean age was 32.27±9.2 years. 148 and 48 of the patients had NP and HP, respectively. The median BMIs of groups were as follows: 35.5 (27.4–48) kg/m2 BT and 32.55 (24–44.1) kg/m2 AT in G3 with -2.95 kg/m2 variation (p=0.048*), 35.7 (27.4–48) kg/m2 BT and 32.35 (24–42.8) kg/m2 AT in G1 with -3.35 kg/m2 variation (p=0.036*), 35.1 (29–46.2) kg/m2 BT and 34.15 (27.9–44.1) kg/m2 AT in G2 with -0.95 kg/m2 variation (p=0.098).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We recommend administering GBTA injection therapy especially to the patients with NP.

7.Laparoscopic treatment of morgagni hernia: Two case reports
Emrah Akın, Fatih Altıntoprak, Muhammet Burak Kamburoğlu, Metin Ertem, Fehmi Çelebi
doi: 10.14744/less.2020.32154  Pages 34 - 36
Morgagni Hernisi tüm diafragmatik hernilerinin %2-3’ünü oluşturur ve genelde (%91’i) sağ taraflıdır. Çoğu çocukluk çağında tanı konulur fakat asemptomatik olmaları veya nonspesifik solunumsal şikayetleri nedeniyle tanı bazen gecikebilir. Fıtık defekti diaframın orta hatta birleşmesinde hata olması sonucu oluşur. Defektin büyümesi, organların inkarserasyonu veya strangülasyonu riskine bağlı olarak cerrahi tek tedavi seçeneğidir. Bu yazıda, laparoskopik olarak tedavi ettiğimiz iki adet Morgagni hernisi vakasını sunmayı amaçladık. Minimal invaziv cerrahi tüm avantajları ile Morgagni hernisi tedavisinde kullanılabilir
Morgagni hernias account for only 2–3% of all diaphragmatic hernias, and most of them (91%) are right-sided. Most Morgagni hernias are diagnosed in childhood, but rarely diagnosis may be late because they can be asymptomatic or present nonspecific-nonrespiratory symptoms. Thus, Morgagni hernia diagnosis is incidental in the majority of adulthood cases. The defect arises from a fusion failure of the diaphragm with the central arches. Surgery is the main treatment modality of the Morgagni hernia due to defect enlargement and strangulation- incarceration risks. In this paper, we present two Morgagni hernia cases treated with laparoscopic surgery. Minimal invasive techniques can be used in Morgagni hernia with all advantages.

LookUs & Online Makale